“GELECEĞİMİZE” SAHİP ÇIKMAK ADINA BİR KAÇ PAYLAŞIM

Abdurrahman Kaymak Avukat | 28 Eylül 2011 | Güncel

Yaşadığımız coğrafyada sahip olduğumuz kültürel ve tarihi değerlere ne ölçüde sahip çıkabiliyoruz acaba?

Bu soruya vereceğimiz cevabın olumsuz olduğu kanaatindeyim. Geçtiğimiz ramazan bayramı tatilinde Bursa'nın camilerini, İznik ve Mudanya ilçelerini gezme fırsatım oldu. Bilindiği üzere; İznik Hıristiyanlık dini açısından tarihi ve dini bir öneme sahip. Bugün dört büyük İncil olarak adlandırılan Matta, Markus, Luka ve Yuhanna İncilleri İznik'te toplanan dini konsül tarafından Hıristiyanlığın kutsal kitapları olarak belirlenmiştir. Bu yönü ile İznik Hıristiyanlar açısından hac noktalarından biri olarak kabul edilmektedir.

Bu güzel Osmanlı şehrini gezmeye ve tanımaya çalışırken, şehrin tarihi surlarının harap ve bitap durumda olduğunu gördüm. Tarihi ve kültürel açıdan bu denli önemli bir özelliği olan bir şehrin tanıtımı için canla başla çaba sarf etmemiz ve bunu yaparken de elimizdeki değerleri restorasyon vb metotlar ile korumaya çalışmamız gerekirken kayıtsız kalmamız anlaşılamaz. Kısa gezimin, Bursa ayağında Osmanlı camilerinin ve eserlerinin büyük ölçüde korunduğunu ve bu eserlere sahip çıkıldığını gördüm. Bu sahip çıkmanın bir sonucu olarak Ulu Cami ve diğer camilerde yerli ve yabancı binlerce turistin Bursa'ya ekonomik olarak değer kattığını gözlemledim. Bu tespit tabi ki bir sürpriz değil, sahip çıkılan değerler ile sahip çıkılmayan değerler arasındaki bir fark sadece. Ünlü Yeşil Camii'nin restorasyonu da devam etmekte, umarım en kısa zamanda ibadete açılır. Şehir merkezinde izah etmeye çalıştığım açıdan işler yolunda gözükse de, merkeze nispeten uzak İznik gibi Zeytinbağı Beldesinde de tarihi ve kültürel değerlere yeteri kadar sahip çıkılmamış.

Zeytinbağı Beldesi'nin tarihi Cenevizlilere kadar uzanıyor, Kandıra'mızın dörtte biri büyüklüğündeki bu küçük Marmara beldesinde Hıristiyanlık dinine ait çok önemli eserler yer almakta, bir de kiliseden Cami'ye çevrilmiş şahane bir camii de var. Özellikle taş mektep ve tarihte üzerine resim yapıldığı bilinen ilk kilise bunlardan en önemlileri. Ancak gerek taş mektep gerekse kilise harap ve bitap durumda. Zamana direnen bu harikulade eserler kaderleri ile baş başa. Bu toprakların bir evladı olarak, içim kan ağlayarak bu eserleri gezdim ve fotoğraflarını çektim. Bir gün zamanı geldiğinde duyarsızlığımızın bedelini, tarihi, kültürel ve doğal güzelliklerimizi yitirerek ödeyeceğiz.

İki günlük Bursa seyahatimdeki izlenimlerim aslında anlatmaya çalıştığım ülke gerçekliğimizin küçük bir parçası. Bir tarafta, HES projeleri ile Karadeniz'in yeşilini, doğasını kaybediyoruz. Bir tarafta, nükleer santral projelerimiz ile Sinop ve Mersin'de, doğamızı tahrip ediyoruz. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olarak, avcılık başta olmak üzere balıkçılıkta yasal ve olması gereken standartların altında avlanıyoruz. Bu sularda canlıları kaybediyoruz. Büyük şehirlere gökdelenler dikip seyrine dalıyor, yükseklikleri ile övünüyoruz.

Gelişim ve değişim sahip olduklarımızı korumak geliştirmek ile anlam ifade eder. Oysa insanoğlu olarak en iyi yaptığımız şey tahribat.

Binlerce yıllık tarihi ile Anadolu insanlığın beşiği ve bu yönüyle de dünyada en çok kıskanılan coğrafyalardan biridir. Sahip olduğumuz kültürel ve tarihi değerlerin tümü bu topraklarda yaşamış atalarımızdan miras aldığımız, bugün bizlerin koruması gereken ve yarın çocuklarımıza emanet edeceğimiz en kıymetli değerlerimizden biridir.

Düşünelim, bugün bir Sultanahmet Camii, Galata Kulesi, Hasankeyf, Derinkuyu, Sümela Manastırı, Ayasofya, Trabzon Ayasofya'sı, Topkapı Sarayı Aspendos, Truva ve daha sayamayacağımız kadar birçok tarihsel değerlerimiz için hayranlık duyuyoruz. Bu eserlerin meydana getirildiği dönemlere ilişkin sahip olunan imkânları ve teknolojik gelişmeleri düşünerek bir mucizenin gerçekleştiğini düşünüyoruz. İnanın sahip olduğumuz bu değerleri emanet edeceğimiz çocuklarımız, torunlarımız da aynı şeyleri hissedecek. Ancak bizlerin vücuda getirdiği gökdelenlere, köprülere bakıp, biz daha yüksek ve daha uzunlarını yapabiliriz diyecek olanlar da bizim çocuklarımız, torunlarımız.

Son yüz yıl içerisinde insanoğlu tarihsel birikiminde inanılmaz bir ivme yakaladı ve bu ivme devam etmekte. Özellikle dünya genelinde yönetim şekillerinin "çoğunluğun yönetimi" olarak adlandırılan demokratik yönetim şekline dönüşmesi ile tarihsel şaheserlerin sayısı azalmaya başladı. Özellikle, milyonlarca insanın bir tek iktidarın gücünü tüm dünyaya kanıtlamak amacıyla inşa ettiği olağanüstü eserlere artık rastlamak mümkün gözükmemekte ya da çok güç. Bu nedenle, sahip olunan değerleri bir sonraki nesillere aktarmak özel bir ilgi ve koruma duygusunu zorunlu kılıyor.

Yaşadığımız topraklarda bir daha Ayasofyalar inşa edilmeyecek, İznik surlarını korumaz isek bir daha bu surları yapacak bir topluluk gelmeyecek, doğamızı korumaz isek bir gün nefes dahi alamayacağız. Arkeoloji bilimi gelecekte yaşadığımız bu yıllara ait bir keşif yapamayacak...

Yurdumuz en doğusundan batısına, en kuzeyinden güneyine sayılamayacak kadar doğal, tarihsel ve kültürel zenginliklerle dolu, ülke olarak, yerel ve ulusal yönetimler ve elbette bu ülkenin birer ferdi olarak bizlere düşen en temel ödev "sahiplenmek ve sahip çıkmak"...

 

Saygılarımla,
Av. Abdurrahman Kaymak